Masallar
 


MASALLAR


PADİŞAH İLE İHTİYAR ÇİFTÇİ

 

 Bir gün padişahlar padişahı av için şehirden uzaklaşmış. Yolda giderken pek çok insanın çalıştığı bir tarla görmüş. Merak edip yanlarına yaklaşmış.

Oradaki insanların arasında yaşı doksanı geçkin bir ihtiyar varmış. Bu ihtiyar toprağa bir şeyler ekiyormuş.

Padişah:

- Ne ekiyorsun ihtiyar? diye sormuş.

İhtiyar çiftçi başını bile kaldırmadan cevap vermiş:

- Baharda yeşermesi için ceviz dikiyorum.

Padişah kahkahayla gülmüş.

- Fakat sen çok ihtiyarsın. Şurada iki günlük ömrün kalmış. Neden uğraşırsın? demiş.

Bunun üzerine ihtiyar başını kaldırmış:

- İnsanlar ekip dikmekle zarar etmezler. Başkaları ektiler; biz yedik. Şimdi de biz ekelim; başkaları yesin, demiş.

Padişah bu cevabı çok beğenmiş. Hemen yanındaki adamına dönerek:

- Bu ihtiyara bir kese altın verin, diye emretmiş.

İhtiyar altınları almış ve:

- Gördünüz mü? demiş, benim ağacım daha büyümeden meyve verdi!

 

 

ODUNCU İLE İHTİYAR ADAM

 

Oduncunun biri ırmak boyunda odun keserken baltasını düşürmüş. Ne yapsın? Oturmuş, başlamış ağlamaya. O sırada oradan geçen ihtiyar bir adam oduncunun haline acımış. Irmağa dalmış, bir altın balta çıkarmış. “Bu mu senin baltan?" diye sormuş. Oduncu “Bu değil" demiş. İhtiyar adam yine dalmış, bir gümüş balta çıkarmış. Oduncu “Bu da değil" deyince ihtiyar adam sudan asıl baltayı çıkarmış.

İhtiyar adam oduncuya doğru söylediği için mükafat olarak altın balta ile gümüş baltayı da vermiş.

Oduncu evine dönünce başından geçenleri komşusuna anlatmış. Komşusu onu kıskanmış. Ertesi gün ırmak boyuna gitmiş. Baltasını suya atmış. Sonra başlamış ağlamaya. İhtiyar adam hemen gelmiş.

“Nedir senin derdin?" diye sormuş. Durumu öğrenince ırmağa dalıp bir altın balta çıkarmış. “Bu mu senin baltan?" diye sormuş.

Oduncu çok sevinmiş. “Evet, bu!" demiş. Ama ihtiyar adam onun yalancılığına çok kızmış. Altın baltayı vermediği gibi, asıl baltasını da sudan çıkarmamış.

 

 

GRAMERCİ ILE GEMİCİ

 

Bir gün bir dil bilgini gemiye binmiş. Kendini överek "Sen hiç gramer okudun mu?" demiş gemiciye.

Gemici “Hayır " deyince, "Ömrünün yarısı boşa gitti!" demiş.

Gemici bu söze biraz kızmış, ama susmuş ve cevap vermemiş.

Derken sert bir rüzgar çıkmış ve gemiyi girdaba düşürmüş. Denizci dil bilginine bağırarak "Yüzme bilir misin?" diye sormuş.

Dil bilgini "Bilmiyorum" deyince denizci “İşte şimdi ömrünün hepsi gitti. Çünkü gemi birazdan girdaba dalacak ve batacak!" demiş.

 

 

 

 YLANCI

 

Çok, ama çok eskiden, güzel bir yaz günü kadı efendinin kapısı vuruldu. Gelenler iki kişiydiler. Hallerinde telaş ve heyecan vardı. Yaşlıca olanı söze başladı.. 

"- Ey kadı efendi, ey adalet dağıtmakla görevlendirilmiş hâkim! Lütfen beni dinleyiniz. Bir yıl kadar önce Hacca gitmeye niyetlendim. Yol hazırlıklarına başladım. Değeri yüksek, kıymetli bir yüzüğüm vardı. Yolda kaybolmasın diye getirip bu arkadaşa verdim. Çünkü hem kapı komşumuzdu, hem de ona çok güveniyordum. "Al dedim, bu yüzük sende emanet olarak kalsın. Dönersem alırım." Sözü fazla uzatmaya gerek görmüyorum efendim.. 

Üç gün önce memleketime döndüm. Yüzüğümü istediğimde "Ne yüzüğü, ben senden hiçbir şey almadım" diye inkar etti. "Şahidin yok, senedin yok..." diyor. Böyle müslümanlık olur mu kadı efendi.. Yalan yere yemin etmek, emanete hıyanetlikte bulunmak münafıklık değilse nedir?.."

Kadı efendi yaşlı adamın sözlerini dikkatle dinledikten sonra genç olana döndü:

"- Peki dedi, sen ne diyorsun bu iddiaya? Yüzüğü aldın mı gerçekten?" Genç adam şaşırmış gibi gözükerek: 

- Ne diyeyim kadı efendi dedi. Yalan söylüyor. Maksadı sizi aldatmak. Ben yüzük filan almadım. İftiranın böylesi de görülmüş değil. Tek delili yok. Tek şahidi yok!"

Kadı efendi bir süre düşündükten sonra yaşlı

adama döndü. Zavallı neredeyse ağlayacak gibiydi..  

- Beni dinle dedi. Senin yüzük havaya gitti galiba. Şahidin ve delilin yok. Söyle bakalım yüzüğü nerede verdin?" Yaşlı adam: - Güneşli bir gündü diye şöze başladı. Yolun kenarında bir ağaç vardı. Çevremizde de kimseler yoktu. Orada vermiştim. Ne bileyim böyle inkar edeceğini." - Yaa, diye mırıldandı kadı. Öyleyse git ve o ağaçtan bana bir dal getir. Kimbilir, belki Allah o dalları konuşturur da kimin haklı kimin haksız olduğu ortaya çıkar. Sen gidip gelene kadar bu adam da yanımda beklesin..."

Yaşlı adam emri yerine getirmek için hemen çıktı. Ne var ki aradan çok uzun bir zaman geçtiği halde dönmedi. Kadı efendi de, genç adam da beklemekten sıkıldılar. Sonunda kadı:

-Nerede bu adam diye mırıldandı..Gideli iki saat oldu ama hâlâ dönmedi?" Genç adam tedbirsiz davranıp söze karıştı:

"- Kanât taksa bile hemen dönemez efendim dedi. Çünkü o ağaç epeyce uzakta..." Kadı bunları duyunca öfkeyle ayağa fırlayıp bağırdı:

- İşte dedi, yalan söylediğin ve yüzüğü al-

dığın ortaya çıktı. Kurduğun tuzaklar boşa gitti.

Eğer yüzüğü almamış olsaydın, o ağacın ne kadar uzakta olduğunu da bilmezdin. Gördün değil mi, ağaçlar nasıl konuşuyormuş... Hiç duymadın mı sen, yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Hemen yüzüğü getirip teslim et..."

 

 

 

KATI YÜREKLİ ZENGİN

 

Güzel bir ilkbahar sabahında, henüz kimsecikler yatağında doğrulmamışken, kuşlar o dal senin bu dal benim uçuşmaya başlamışlar bile. Yeni yeşermiş ağaçlar rengarenk çiçekleriyle yeryüzüne yeni bir hayat sunuyorlarmış. Önce gök aydınlanmış, sonra güneş hafifçe başını çıkarmış saklandığı yerden. Güller, karanfiller, zambaklar, papatyalar, küstüm çiçekleri, menekşeler, sümbüller… birbiriyle yarışır gibi açıyorlarmış.

İşte böylesine güzel bir bahar sabahında, insanlar uyanmak için hiç de zorlanmazlarmış. Gözlerini açar-açmaz çiçeklerin süslediği bahçelerine koşarlar, o mis kokulu havayı ciğerlerine doldururlarmış. Günleri sevinç ve neşe içinde geçermiş.

İlkbaharın, tüm güzelliğini hediye ettiği bu memlekette herkes güler yüzlü, merhametli, konuksever ve iyi kalpliymiş. Bir karıncayı bile incitmekten korkarlarmış. Kazandıklarının bir kısmını fakir olanlara hediye ederler, onların sıkıntılarını azaltmaya çalışırlarmış.

Fakat bu memlekette kese kese altınları, elmasları, gümüşleri, sandık sandık incileri olan bir adam yaşarmış ki; bir kez olsun güldüğünü gören olmamış. Kapısını kim çalsa en ağır sözlerle onu evinden kovarmış. Hiç kimseden hoşlanmadığı için hiç kimse de ondan hoşlanmazmış.

Bir gün elbiseleri yıpranmış, açlıktan benzi solmuş bir adam bu katı yüreklinin evine varmış, kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi, karşısında bir dilenci görünce onu uyarmak istemiş ve demiş ki;

- Bu evin sahibi çok katı yüreklidir. Sana hiçbir şey vermez. Ondan ağır bir söz işitmeden gitsen iyi olur. Yoksa kalbini kırar.

Hizmetçi dilenciye bu sözleri söylerken evin sahibi çıkagelmiş. Gür sesiyle evi inleterek;

- Kimdir beni rahatsız etmekten çekinmeyen, diye sormuş.

Dilenci elini uzatarak;

- Efendim, ben çok açım. Bir parça ekmek vererek iyilikte bulunmak istemez misiniz, demiş.

Adam öfkeden ne yapacağını şaşırarak dilenciye haykırmış:

- Sor bakalım, bu memlekette benim evimden bir dilenciye, bir lokma ekmek çıkmış mı? Var git yoluna. Ekmeğini başka kapılarda ara. Ne diye sana yardım edeyim!

Bu sözleri işiten zavallı dilencinin kalbi kırılmış. Usulca elini çekmiş, tek kelime etmeden dönmüş gitmiş. Fakat adamın o halini merak etmemek mümkün mü? Dilenci de merak etmiş tabiî. Kendi kendine konuşmuş durmuş:

- Ben fakirim, hiç gülmesem “niye gülmüyorsun” diye soran olmaz. Peki bu adamın derdi ne? Aç değil, açıkta değil. Memleketi satın alacak kadar parası var. Ama güldüğü hiç görülmemiş. Yazık, ne kadar yazık. Bu hayattan zevk almasını öğrenememiş. İnsanlardan köşe-bucak kaçıyor. Bereket mi kalır o evde!

 

Bu olayın üzerinden yıllar geçmiş. Belki on yıl, belki on-beş… Ölen ölmüş, kalan kalmış. Kimi zaman zor günler yaşanmış, kimi zaman sevinç sarmış her yanı. Zengin adamın başına bir felaket gelmiş. O servet sanki toz olmuş uçmuş. Daha ne olup bittiğini anlamadan, adam kendisini sokakta buluvermiş. Kapı kapı dolaşıp bir parça ekmek için el açmaya başlamış.

 

Bir gün şehrin sokaklarında böyle dolaşırken, ihtişamlı bir evin karşısında durmuş. Ve ona bakmaya başlamış. Eski günleri, o çok zengin olduğu günleri hatırından geçirir gibi uzun uzun bakmış eve. Sonra da gidip kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi karşısında bir dilenci görünce konuşmadan içeri girmiş. Kısa bir süre sonra geri döndüğünde elinde bir sepet yiyecek varmış. Sepeti dilenciye uzatırken hayretle bağırmış:

- Olamaz! Siz, siz böyle ne hallere düştünüz.

Hizmetçinin sesine gelen evin sahibi, merakla sormuş:

- Ne var, ne oluyor?

Hizmetçi, eskiden yanında çalıştığı beyin şimdi bir dilenci olduğunu, buna çok üzüldüğünü söylemiş. Ev sahibi ise dilenciyi tanıyınca bu duruma pek şaşırmamış:

- Ben, bir zamanlar onun kapısını çalan yoksuldum. Fakat o, beni evinden kovdu ve benim kalbimi kırdı. Öyle zengindi ki, gözü hiç kimseyi görmezdi. Demek ki, ondan alınan bana verilmiş. Üzülme, onu içeri al. İstediği kadar yesin içsin.

Dilenci içeri alınmış, krallara layık bir şekilde ağırlanmış. Adam yaptığı hatayı anlayarak;

- Hakkınızı helâl edin efendim, demiş. Şükürler olsun ki, henüz yaşıyorken sizinle karşılaştım. Yoksa bu hakkı nasıl ödeyebilirdim.

Bu iki insan uzun seneler beraber, o evde yaşamışlar. Ve adam gülmeyi; insanlara yardım etmenin ne kadar zevkli olduğunu, insana ne kadar güzel bir huzur verdiğini öğrenmiş.  

 

 

KİBİRLİNİN BURNU

 

İyi kalpli vezir, ülkenin sultanı ile iyi geçiniyor, halkın sorunlarına çare bulmaya çalışıyordu. Onun başarısı etraftaki bazı arkadaşlarının kıskançlığı sonucu istenmedik davranışlara yol açıyordu.

Yine bir gün iyi kalpli Sultan ile Veziri konuşuyorlardı.

Sultan:

-Kötü insana kendi kötülüğü yeter. Başka bir şey yapmaya gerek yok!"derler. Ne güzel söz değil mi? dedi.

-Evet efendim! Gerçekten öyle, dedi Vezir.

Biraz sonra, Vezir dairesine gitti. Birçok iş sahibi onu bekliyordu. Hepsinin işini sıkılmadan güler yüzle halletti.

Vezir akşam evine vardı. Hanımı ve çocuklarıyla yemek yedi. İnsan vezir de olsa hanımını ve çocuklarını ihmal etmemeliydi. Yemekten sonra hanımına ve çocuklarına günü nasıl geçirdiklerini sordu. Onlara sevgi gösterdi. Hep beraber yatsı namazını kıldılar. Cemaat oldular. "Cemaat olursa namazın sevabı daha fazla olur" dedi iyi kalpli Vezir. Sonra Kur'an-ı Kerim okudu. Ardından herkez yatağına çekildi.

Ertesi gün, onu kıskanıp kötülük yapmayı düşünen bir arkadaşı ziyaretine geldi. Kendisini Sultan'la görüştürmesini rica etti. Kalbinde kötülük olmayan Vezir de "Hallederiz"dedi.

Biraz sonra arkadaşı, Sultan'ın huzuruna çıkarılmıştı bile. Adam şöyle konuştu:

-Muhterem Sultanımız. Sizin bu Vezir'iniz benim yakın arkadaşımdır. Fakat maalesef kendisini sizden bile büyük görüyor. Çok kibirli...

-Ne diyorsun?

-İnanmassanız dikkat edin. Sizinle konuşurken burnunu tutacak. Kibir ve gururdan başını öteki tarafa çevirecektir!..

-Olur mu öyle şey?

-Deneyin, göreceksiniz efendim...

Konuşması bitti, dışarı çıktı. Vezir gülüyordu. Arkadaşı ona dedi ki:

-Beni Sultan'la görüştürdüğün için çok teşekkür ederim. Ben de seni öğle yemeğine davet ediyorum.

-Canım ne lüzum var?

-Gelmezsen darılırım. Yoksa bizim yemeklere tenezzül etmiyor musun?

Vezir mecburen ziyafete gitti. Ziyafette bol soğanlı, sarımsaklı çorbalar, mantılar yendi içildi...

Yemekten sonra Vezir, hızla saraya döndü.

Öğleden sonra birçok işi vardı. Bir ara Sultan'ın çavuşu geldi. Sultan'ın kendisini hemen beklediğini haber verdi.

Sultan'ı ayakta gören Vezir:

-Efendim beni emretmişsiniz, dedi.

-Yaklaş... Yanıma yaklaş, sana bir şey vereceğim.

Vezir yaklaştı. Fakat ağzı soğan sarmısak kokmasın diye, eliyle ağzını kapattı. Sultan ona eğildikçe, Vezir başını çeviriyordu. Sultan çok üzüldü. ´´Demek söylenenler doğruymuş`` diye düşündü. Masanın üzerinde kapalı bir şekilde duran zarfı aldı, ona verdi.

- Bunu kendi elinle başvezire teslim eyle!..

Sultan böyle emirnameler ile sevdiklerini elçi tayin ederdi. Vezir hayırlı işte acele edeyim diyerek derhal yola koyuldu.

Yolda yine arkadaşını gördü. Arkadaşı merak etti. O da her şeyi anlattı.

-Sultan heralde çok sevdiği birisine yardım ediyor ki böyle acele etti. Elden emirname gönderiyor, dedi.

Arkadaşı yine çok rica etti. Sabahleyin bende ondan böyle bir şey istedim. Belki benim için yazılmış bir emirdir. Ne olur bana ver de kendi elimle götüreyim diye yalvardı. Vezir kabul etti. Nasıl olsa ´´İyi arkadaşım olduğunu Sultan biliyor kızmaz`` diye düşündü. Biraz sonra "Başvezir" mektubu okudu şunlar yazılıydı. -Bu mektubu sana getireni derhal öldüreceksin, sonra da "kibirli burnunu kesip" saraya yollayasın!.. Baş Vezir tereddüt etmeden, "emri" yerine getirdi. Akşam üzeri Veziri gören Sultan pek şaşırdı!

-Sen burada ne arıyorsun? diye sordu.

O da yolda arkadaşına rasladığını ve olanları anlattı.Tam konuşurlarken çavuş yanlarına geldi. Elinde kapaklı tabak tutuyordu.

-Bunu "başvezir" yolladı efendim, dedi.

Kapağı açtılar içinden kocaman bir insan burnu vardı. Yanındaki kağıtta şunlar yazılıydı:

"Kibirli Burnu"

Sultan artık dayanamadı, sordu:

-Sen bugün bugün başını neden uzaklaştırıyordun?

Vezir güldü:

-Ağzımın kokusu sizi rahatsız etmesin diye efendim. Öğle yemeğine arkadaşım davet etmişti. Fazlaca soğan sarmısak yemiştik.

Sultan hem sevindi hem üzüldü ve şunları mırıldandı:

Kötü insana kendi kötülüğü yetişir.

 

 

AKILLI ÇOBAN

 

Eski çağlarda Şahimerdan isimli bir hân yaşarmış. Hân, bir gün bütün halkı toplamış ve onlara şöyle bir vazife vermiş:

-Şu soruların cevabını en kısa zamanda bulun: Doğu ile batının arası kaç günlük yol? Allah, şu anda ne yapıyor? Bu iki sorunun cevabını üç gün içinde bulamazsanız hepinizin boynunu vururum!..

Hânın fermanına uymak lâzım, yoksa sonunda ölüm var. Ahali, üç gün düşünmüş taşınmış; fakat soruların cevabını bulamamış. Verilen üç gün bittikten sonra cellatlar, halkı sorgu alanına toplamışlar. Fakat, hânın sorularının cevabını hiç kimse bilmiyormuş. Yüce dağın eteklerinde koyun güden bir çoban, ahalinin müşkül hâlini görmüş. Yoldan geçen bir atlıya ne olup bittiğini sormuş. Yolcu şöyle demiş:

- Hân, halkına ‘Doğu ile batının arası kaç günlük yol? Allah, şu anda ne yapıyor?’ diye iki soru sordu. Soruların cevabını bulmak için de üç gün mühlet verdi. Bugün belirlenen vakit bitti. Fakat, henüz hiç kimse soruların cevabını bulabilmiş değil. Halkın böyle yorgun, bitkin ve üzgün olmasının sebebi ise ölüm korkusu...

Çoban, bu üzücü durumu öğrendikten sonra atın terkisine binmiş ve ahalinin toplandığı sorgu alanına gelmiş. Bütün halk toplandıktan sonra hân, tahtına oturmuş:

- Sorularımın cevabını bulan huzuruma gelip cevap versin. diye buyruk vermiş.

Meydana toplananların başları öne eğilmiş, ödleri kopmuş korkudan. Herkes ‘Sonumuz geldi.’ diye düşünürken, üstünde ak kaftanı, başında eski püskü başlığı ile bir genç, kalabalığı yara yara öne çıkmış:

-Hakanım, sorularınızın cevabını ben buldum, diyerek hânın huzuruna varmış. Bu durumu gören ahali, şaşkınlıktan âdeta donakalmış.

-Sorulara doğru cevap veremediğin takdirde başını alacağımı biliyorsun, değil mi?” diye sormuş hân, sert bir tavırla.

- Biliyorum, sultanım...

- Öyle ise söyle bakalım: Doğu ile batının arası kaç günlük yol?

- Yalnızca bir günlük yol, hakanım.

- Nereden biliyorsun öyle olduğunu?

- Eğer doğu ile batının arası iki günlük yol olsaydı, güneş yarı yolda kalırdı. Fakat öyle olmuyor; güneş sabahleyin doğudan doğuyor, akşamleyin de batıdan batıyor. Demek ki bu mesafe sadece bir günlük yol...

Bundan sonra hân;

-Allah şu anda ne yapıyor?” diyerek ikinci sorusuna geçmiş. Çoban bu sefer şöyle cevap vermiş:

- Hakanım, tahttan inerek yerinizi bana verin. Yerinize geçerek cevap vermek istiyorum.

Hân, çobanın bu ricasını kabul etmiş; yerinden kalkarak aşağı inmiş. Delikanlı, tahtın üstüne çıkarak ahalinin de işiteceği şekilde şöyle demiş:

- Yüce Allah, şu anda çobanı hânlığa, hânı da çobanlığa tayin ediyor.

Hân, delikanlının bu cevabını da kabul etmiş. “Böyle hazırcevap olana baskı yapılmaz, demiş ve meydana toplanan halkı da dağıtmış.

O günden sonra halk, çobana büyük saygı göstermeğe başlamış. Bir müşkülü olan ondan akıl sorar olmuş.

 

 

PADİŞAH VE İHTİYAR

 

Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil'i kıyafet gezmeye karar vermiş.

Yanına başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı

bir adam görmüşler.

Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah,

ihtiyarı selamlamış.

" Selamünaleyküm ey pir'i fani..."

" Aleykümselam ey serdar'i cihan..." Padişah sormuş.

" Altılarda ne yaptın ?"

" Altıya alti katmayınca, otuz ikiye yetmiyor..." Padişah gene sormuş.

" Geceleri kalkmadın mi ?"

" Kalktık. Lakin, ellere yaradı." Padişah gülmüş.

" Bir kaz göndersem yolar mısın ?"

" Hem de ciyaklatmadan..."

Padişahla başvezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah

başvezire dönmüş.

" Ne konuştuğumuzu anladın mı ?"

" Hayır padişahım..." Padişah sinirlenmiş.

" Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım." Korkuya

kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere

kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada calışıyor..

" Ne konuştunuz siz padişahla..." Adam, başveziri şöyle bir süzmüş.

" Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.."

Başvezir, yüz altın vermiş.

" Sen padişahı, serdar'i cihan, diye selamladın. Nasıl anladın

padişah olduğunu?"

" Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi."

Vezir kafasını kaşımış.

" Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek."

Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.

" Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü

çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış

çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim." Vezir bir soru daha sormuş...

" Geceleri kalkmadın mı ne demek ?"Adam bir yüz altın daha almış.

" Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler,

başkasına yaradılar, dedim." Vezir gene kafasını sallamış.

" Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek..." Adam gülmüş.

" Onu da sen bul..."

 


 
 

Ana Sayfa

Ziyaretci Defteri iletisim ^Yukari Cik
 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=